KESK’E SALDIRMANIN DAYANILMAZ HAFİFLİĞİ(!)
Bugün Türkiye’de sendikalar varsa bunu KESK’in 1980 sonrası fiili mücadelesine borçludur. Hepimizin bildiği gibi kısa adıyla KESK yani Kamu Emekçileri Sendikaları Federasyonu, sendika sözcüğünün dahi telaffuz edilemediği bir ortamda ortaya çıkmış ve “inadına mücadele”, “inadına sendika” diyerek her türlü baskıya karşı direnmiş ve kamu emekçilerinin sendikalarına kavuşmasını sağlamıştır. 4688 sayılı kanun çıkarken de bu yasanın bize dar geldiğini bu yasada toplu sözleşme ve grev hakkının olması gerektiğini belirterek yasaya muhalefet etmiştir. Toplu görüşmelerin emekçilere hiçbir şey kazandırmadığını belirterek iki yıldır toplu görüşme masasında oynanan “ortaoyu”nun bir tarafı olmamak için masayı terk etmiş, yine eskisi gibi alanlarda “toplu sözleşme” ve “grev” hakkı için mücadeleye başlamıştır. Çünkü sendikaların gücü toplu sözleşme ve grev hakkıdır. Aslında bizim bu hakkımız uluslar arası sözleşmelerden kaynaklı olarak yasalarımızda da mevcuttur. Sadece bizler bu hakkımızı kullanabilecek cesareti göstermemiz gerekiyor. Ve bu cesaret de KESK üyelerinde var. KESK üyelerindeki bu cesareti görenler ortada hiçbir delil dahi yokken tam da EĞİTİM SEN’in toplu sözleşme yürüyüşünden önce KESK’e yönelik hiçbir demokratik ülkede görülmemiş bir operasyon yapmaya kalktı. Sizlerle bu hafta KESK’e neden böyle bir operasyonun yapıldığına dair Mutlu Arslan’ın yazısından bir bölümü paylaşmak istiyorum.
“20 yıla yakın bir mücadele tarihinin yürütücüsü olan KESK, önceki günkü operasyonla tarihinde ilk kez “basılmış” oldu. KESK yöneticileri ve avukatları eşliğinde binaya giren “emniyet yetkilileri”, gözaltına alınan KESK Kadın Sekreteri Songül Morsünbül’ün odasını baştan aşağı aradılar. Küçücük odada bulunan onlarca dosyayı, yazışmayı, broşürü ve kitabı tek tek “kurcalayan” polislerin ne aradıklarını kendilerinin bile bilmediği yüzlerinden anlaşılıyordu. Zira ne aradıklarını bilmedikleri için küçücük odadaki arama işlemi altı saate yakın sürdü. Sonuç olarak, süt izninden kadın istihdamına, kreş hizmetlerinden toplumsal cinsiyet politikalarına kadar pek çok belge, araştırma ve yazışmaya “delil” olarak el konuldu. Mavi çöp poşetlerine doldurulan “deliller” KESK Genel Merkezi önüne sıralanmış kameraların önünden geçirilerek, arabalara yüklendi.
Kuşkusuz, operasyonu yürüten İzmir İl Jandarma Komutanlığı da, herhangi bir KESK yöneticisinin odasından bundan daha fazla bir şey çıkmayacağını biliyordur. Ama işte durumun en vahim tarafı da buradadır: hiçbir şey çıkmayacağı bilindiği halde KESK’e baskın yapılabiliyor olması, içinden geçtiğimiz sürecin en “çarpıcı” fotoğrafıdır. Benzerlerine ancak sıkıyönetim dönemlerinde rastlanabilecek bu faşizan uygulama, sıradan bir Mayıs sabahında gerçekleşebilmektedir ve de daha da acısı aynı sabah bizim hayatımızın rutinlerinde hiçbir değişiklik olmamaktadır. “Baskınların”, “gözaltıların”, “aramaların” bu denli sıradanlaşması kabul edilebilir değildir.”
KESK bu ülkede 1980 darbesiyle toplumla bütün bağları kesilen SOL’la toplumu yeniden bir araya getiren bir örgüttür. KESK 20 yıldır her dönemde toplumsal muhalefeti ören bir örgüttür. İşte bunun için KESK’e operasyon yapılmıştır. Birileri bu operasyonu gizliden gizliye alkışlayabilir ama KESK her zamanki gibi bu komployu da boşa çıkaracaktır. Ve yine dimdik muhalefetini yapabilecektir. Bu ülkedeki kamu emekçilerinin KESK’e her zamankinden daha fazla ihtiyacı vardır.
Yapmamız gereken ve ihtiyacımız olan şey, sola tehlikeli bir virüs gibi bulaşan “komplocu, şüpheci, rekabetçi” düşünüş biçimlerini bir kenara bırakarak, büyük bedeller ödeyerek yarattığımız başta KESK olmak üzere tüm değerlerimize sahip çıkmaktır. Yapmamız gereken şey, birbirimize yeniden güvenmeyi öğrenmek olmalıdır.
ANLAYAMADIM, PAZARA MI ÇIKALIM?
“Eve kapanma pazara çık.” Kulağa ne kadar da hoş geliyor değil mi? Yıllardır tüketim toplumu olduğumuzdan şikayet edip duruyorduk. Sürekli tüketiyoruz, üretimde yoğuz ama tüketim de hem de gereksiz tüketimde dünyayla boy ölçer durumdayız diye dost söyleşilerinde dert yanardık. Daha önceleri tüketimi körükleyen bu tür alışkanlıklarımızı eleştirirdik. Şimdi işler tersine mi döndü? Birileri çıkmış bizlere “tüketin” deyip duruyor. Neyi tüketeceğiz?
Geçtiğimiz günlerde sürekli, işveren temsilcileriyle beraber olmaya çaba sarf eden bazı sivil toplum örgütleri ve sendikalar Türk İş, Hak İş, Kamu Sen ekranlara çıkıp bizlere “çarşıya çıkın alışveriş yapın” diye direktiflerde bulunuyorlar. Neden? Krizden kurtulmanın yolu alışveriş yapmaktan geçiyormuş. İlk duyduğumda bunlar iyi bir yol bulmuşlar ve emekçilerin içinde bulunduğu durumu mizahi bir dille eleştiriyorlar diye düşündüm ve güldüm. İçimden helal olsun çok güzel bir yöntem bulmuşlar dedim. Ama bu isteklerinde ciddi olduklarını anlayınca dondum kaldım. Kendi durumuma baktım, toplumun genel durumuna baktım ve hayrete düştüm. Ben, krizi yaratanlarla dalga geçiyorlar zannettiğim kişilerin adeta bizlerle dalga geçer gibi bizlere “alış veriş yapın” demelerine ve bunlara bazı kitle örgütlerinin de ortak olmasına çok üzüldüm. Tamam; alış veriş yapalım da, bu alış verişi neyle yapacağız. Kimse bize bedava bir şey vermez. Veremez. Alış veriş yapmak için gereken ücret de biz de yok? Nasıl olacak? Çocuğumuzun düğünü için sünneti için veya da ileride başımıza gelebilecek olumsuz durumlar (hastalık, işsizlik vb.) için biriktirmeye çalıştığımız üç beş kuruşu da harcayalım iyice ortada kalalım öyle mi? Bırakın bunları lütfen. Bizler çevremize tutumlu olmayı öğretmeye çalışıyoruz. Bir ülkede tüketim çılgınlığının toplumu ne hale getirdiğini; hele de bizim gibi gelişmekte geri kalmış olan toplumlarda ne gibi travmalar yarattığını çok iyi biliyoruz. İnsanlar olmayan paralarını harcadılar. Kredi çektiler, kredi kartlarını son limitlerine kadar kullandılar ve şimdi bunların geri ödemelerini yapamadıkları için birçok kişinin hayatı karardı, binlerce yuva dağıldı. Hala harcayın diyorsunuz. Ancak burada harcanan insan hayatı oluyor bunu siz de görüyorsunuz. Böyle trajikomik olayların usta yazarı Aziz NESİN aramızda olsa sizin bu çıkışınız karşısında ölümsüz bir eser daha kaleme alırdı…
Kaldı ki bizler harcadıkça kimler kazanıyor bunu da çok iyi biliyorsunuz. Kullandığımız otomobilden tutun da tükettiğimiz çikolataya kadar, yaşamımızdaki birçok ürün yabancı patentli, bizler tüketeceğiz yabacı sermayeler büyüyecek. Kaldı ki kullandığımız telefondan bile özelleştirme sonucunda kimlerin kar ettiğini hepimiz çok iyi biliyoruz. Bizlere “tüketin” diyeceğinize “üretin, biz onlara yurt dışında pazar bulalım” deyin de bizler de sizleri alkışlayalım. Destekleyelim.
Ben de sizin bu çağrınıza karşı; gerek ulusal gerekse uluslar arası sermaye gruplarına sesleniyorum. Krizden çıkabilmemiz için gelin işten çıkardığınız emekçileri yeniden işe alın. Onlara ücretlerini ödeyin ki onlar da karınlarını doyurabilmek ve insanca yaşayabilmek için alışveriş yapabilsin. Vermeden almak size mahsus değil. Önce verin sonra alın.
Bir çağrım da kamu işverenine olacak gelin temel tüketim maddelerinden, ilaçtan alınan dolaylı vergiyi (KDV) kaldırın, Aylık ve ücretli çalışanlar için uygulanan gelir vergisi oranını %10’a düşürün, Sevk ve izinler nedeni ile okula gelemeyen eğitim emekçilerinin ek ders ücretlerinin o gün için tamamının kesilmesine son verin, Eğitim ve Bilim emekçilerinden alınan muayene katılım paylarına son verin. Biz de pazara çıkabilelim.
Bu söylediklerim yapılmadıktan sonra pazarda sadece alacaklılarımızla köşe kapmaca oynamaktan öte bir şey yapamayız. Ve bu ortaoyununun içinde olan sendikalara sesleniyorum yüzünüzü patronlara değil temsil ettiğiniz kitlelere dönün. Ve onları pazara değil sokağa dökün. Merak etmeyin pazara çıkabilecek kadar ücrete sahip olduğumuzda patronların değil, kendi isteğimizle pazara da çıkarız tatile de gideriz.
Ahmet ÇETİN
YANGINDAN MAL KAÇIRMAK
Milli Eğitim Bakanımız nihayet değişti. Gideni pek arayacağımızı sanmıyorum ama yeni bakanımızla ilgili bazı çekincelerimiz de yok değil. Daha önceki Milli Eğitim Bakanı giderayak yüzlerce hukuka aykırı atama yapıp gitti. EĞİTİM SEN bu atamaların iptali için gerekli girişimleri hukuki yollardan başlattı. Yeni bakanımız önce bu atamaları incelemeye alacağını açıkladı ama hemen arkasında bu atamalara sahip çıktı. Ben yıllardır eğitimin içindeyim ve bu zamana kadar 76. Maddeyi kullanarak bir gecede bu kadar atama yapıldığını hiç görmedim. Eğitim Sen 76. Maddeye dayanarak yapılan bu atamaları kendi üyesi dahi olsa iptal ettirmek adına her türlü girişimi yapacağını taahhüt etti ve yapıyor da. Zaten sendikacılık da böyle olur. Benim üyem atandıysa yapılan yanlış da olsa savunurum zihniyetine sahip olmak hem bize hem de yüz yıllık mücadele geleneğimize yakışmaz.
Türkiye’de her kabine deşikliğinden sonra her şey altüst ediliyor. Ve bundan en büyük zararı da milli eğitim camiası görüyor. Gelişmiş demokrasilerde bunun başka bir örneğini asla göremezsiniz. Bu tip ülkelerde bakan hatta devlet başkanı dahi değişse milli eğitim sistemiyle asla oynanmaz. Çünkü bu tip yapılanmaların bir sistematiği ve devamlılığı vardır. Ancak bizde bu asla oturmadı. Bizde bakan değişti mi müsteşarından tutun da okul müdürlerine hatta derslere kadar her şey değişiyor. Zaten son iki haftada yapılan atamalara baktığımızda bunu açıkça görebiliyoruz. Sanki yangından mal kaçırıyorlar.
Giden bakanımız “ben milli eğitim bakanlığını otomatik pilota bağladım her şey yolunda” dedi ama bakanlığı boyunca çıkardığı yönetmeliklerin tamamına yakını yargıdan döndü, hala doğru dürüst bir atama yönetmeliği yayımlanamadı. Sizin rotanız sarp kayalıklara doğru olunca otomatik pilotun yapacağı iş kayaya çarpmaktan öte bir şey olamaz. Şahsen ben bu yapının başında kendi eğitim kademelerimizden yetişmiş yıllarca tebeşir tozu yutmuş birinin olmasını tercih ederdim. Gerçi yeni bakanımızla ilgili olarak da ön yargılı olmak istemiyorum. Sadece önceki yıllardan farklı olarak bakanımızın hukukçu olmasından dolayı en azından bundan sonra çıkacak olan yönetmeliklerin yargıdan dönmemesini temenni ediyorum. Çünkü yılardır hukuka aykırı işlemlerden dolayı eğitim sistemimiz rayına oturamadı. Bu nedenledir ki bu sistem ağzı salya sümük içinde aydınlarımıza küfredebilen cahiller yetiştirdi. Yine bu sistem durakta dolmuş beklerken önünden aracın içinde vali geçiyor diye “esas duruş”a geçmeyen öğretmene saldıran zorbalar yetiştirdi. Yine bu sistem nedeni ister töre olsun ister rant kavgası olsun genç yaşlı, çoluk çocuk demeden onlarca insanı hunharca katleden katiller yetiştirdi.
Milli Eğitim Bakanlığı Personel Genel Müdürü 2004 yılından beri okullara yönetici atayamamaları karşısında "Eğer sendikalar bu kadar dava açmasa hiç bunlar olmayacaktı. Bizim gibi büyük bir Bakanlık bu kadar aciz kalmayacaktı"... demektedir. Hem yasaya aykırı atamalar yapılacak hem de bunun suçlusu sendikalar olacak sanki bu yasadışı atamaları sendikalar yapıyor? Zaten sorunun kaynağı da buradadır. “Bal tutan parmağını yalar” sözünü düstur kabul ederseniz sonucun da böyle olması kaçınılmazdır.
Bizler sadece eşitlik, liyakat ve adalet istiyoruz. Milli eğitim sisteminin hangi parti gelirse gelsin yapboz tahtasına çevrilmeyecek bir sistematiğe kavuşmasını istiyoruz. Bakalım yeni Milli Eğitim Bakanımız bu sorunların üstesinden gelebilecek mi hep beraber göreceğiz.
Ahmet ÇETİN
1 MAYIS’A DAİR…
Avrupa ve Amerika'da 19. yüzyıl boyunca çok kötü çalışma koşulları içinde çalışan işçiler, yaşadıkları koşulları değiştirmek üzere bir çok grev ve direniş gerçekleştirdiler. 1800’lü yıların son çeyreğinde yoğun bir katılımla yaptıkları eylemlerle sekiz saatlik işgünü hakkını aldılar ve 1 Mayısın 1889 yılında bütün dünyada emek ve dayanışma bayramı olarak kutlanması kararını aldılar. 1 Mayısın dünyadaki serüveni böyle peki ülkemizdeki serüveni nasıl bir de ona bakalım.
Ülkemizde ilk 1 Mayıs kutlamalarına 1906 yılında yapıldı. 1 Mayıs son yıllara kadar hemen hemen her dönem "komünistlik"le eş anlamlı görüldü ve çoğunlukla yasaklandı veya olaylı geçti. Osmanlı İmparatorluğu'nda ilk 1 Mayıs, II. Meşrutiyet'in ilanından bir yıl sonra, 1909'da Üsküp'te Bulgar, Sırp ve Türk işçilerin katılımıyla kutlandı. 1920, 1921, 1922 ve 1924 yıllarında İstanbul ve değişik bölgelerimizde de 1 Mayıs kutlamaları yapıldı.
1 Mayıs 1925 yılındaki kutlamaların ardından, ülkemizdeki sendikalar yoğun bir baskıyla karşı karşıya kaldılar. 1925 yılında çıkarılan bir yasa ile 1 Mayıs Bahar bayramı olarak ilan edildi. İkinci dünya savaşı sonuna kadar ki yıllarda her 1 Mayıs'ta ülkede olaylar olacak gibi bir kaos yaratıldı ve işçiler üzerinde baskılar yoğunlaştırıldı.
İkinci dünya savaşından sonra ülkemizde sendikacılık hareketinin yeniden gelişmesi ve özellikle Uluslararası sendikacılık hareketi ile tanışmasıyla birlikte, 1 Mayıs'ın emekçilerin birlik ve Uluslararası dayanışma günü olduğu anlaşılmaya başlandı.
1960'lı yıllarda işçi sınıfı çeşitli nedenlerle bölünmüş durumdaydı. 1967 yılında DİSK kuruldu. 1976 yılında DİSK'in öncülüğünde 1 Mayıs İstanbul Taksim meydanında yüz binlerin katılımı ile kutlandı. Bu kutlamadan, emekçilerin birlik, mücadele ve dayanışma bilincinin ulaştığı boyutlardan rahatsız olan çevreler 1 Mayıs 1977 yılı 1 Mayısında artık "1 Mayıs Alanı" olarak anılmaya başlayan Taksim Meydanın'da, yüz binlerce emekçinin katıldığı kutlamayı kana buladılar. Emekçi düşmanlarının saldırıları sonunda 37 şehit verildi. Bu katliama karşı emekçi sınıfımız 1978 1 Mayıs'ın da yine 1 Mayıs Alanındaydı. Daha sonra, sıkıyönetim ve ağır baskılar altında 1 Mayıs çeşitli illerde yığınsal olarak kutlandı. 12 Eylül sonrası tüm yasak ve engellemelere rağmen 1 Mayıs değişik illerde değişik etkinliklerle kutlandı.
1 Mayıs'ın "Komünist bayramı" olduğunun ileri sürenler, ya gerçekleri bilmemektedir ya da patronların yani sermayenin emekçileri bölme çabalarına bilinçsiz ya da bilinçli olarak alet olmaktadırlar. Çünkü 1 MAYIS Türkiye'nin ve dünya emekçilerinin birlik ve uluslararası dayanışma günüdür.
Nihayet ülkemizde de 1 Mayıs tatil edildi. Buradan bu günün tatil edilmesi için yıllardır mücadele eden DİSK’i ve KESK’i kutluyorum. Bizler bu yıl da 1 Mayısı şenlik havasında yine Ordu’da emekçilerle birlikte kutlayacağız. Halkımızın her yıl olduğu gibi bu yıl da kutlama alanında onlarla yan yana duranların kimler olduğunu bir kez daha görmesini istiyorum. Bizler bu gün Türkiye’nin bütün illerinde olduğu gibi il merkezimizde olacağız ama yüreğimiz yine TAKSİM’de olacak. Ve “1 Mayıs her yerde yüreğimiz TAKSİM’de” diye haykıracağız. Ta ki Taksim 1 Mayıs alanı olana kadar…
“1 MAYIS” YAKLAŞIRKEN…
1 Mayıs’a üç hafta kala yine artık iyice alıştığımız sözler konuşulmaya başladı. Ancak yıllardır sorumlular sorumluluklarını yerine getirmiyor. Öncelikle bizlerin bu konudaki taleplerini sizlerle paylaşmak istiyorum. Yıllardır emekçiler 1 Mayıs’ı Taksim’de kutlamak istiyor. Bunun yanında 1 Mayıs’ın Emek Bayramı olarak tatil edilmesini istiyorlar. Ancak yıllardır milyonlarca emekçinin bu isteklerine karşı çıkılıyor.
Geçen yıl emekçilere yapılanları hep beraber izledik. Bir yıl boyunca alın teriyle çalışan emekçilerimizin üzerine panzerler yürüdü, gaz bombaları atıldı. Hatta “orantılı güç” o kadar orantılıydı ki bu gaz bombaları hastanelere kadar gitti. İstanbul’un Valisi provoke edilecek diye Taksim’i emekçilere yasakladı. Ben bunu da bir türlü anlayamıyorum taksim neden işçilere yasaklanıyor.
Taksim’i yasaklarken birkaç gerekçe sunuluyor bunlardan bir tanesi istenmeyen olayların çıkacağı duyumu alınıyormuş. Peki, buradan sormak istiyorum yüz binlerce kişi Taksim’de bir araya gelince olay çıkacaksa aynı kişiler Kadıköy’de bir araya gelince çıkmaz mı? Ya da Kadıköy’de bir araya gelen işçiler olay çıkarmıyor da aynı kişiler Taksim’de mi çıkarıyor. Bu çok yanlış ve kasıtlı bir tahmin. Kaldı ki Taksim işçilere yasaklandığı sürece İstanbul’da çok daha büyük olaylar çıkıyor bunu iki yıldır gördük. O insanların Taksime çıkmasını engellemek için kullanılan gücün yüzde biri bile o insanların güvenliği için kullanılsa Taksim’de “1 Mayıs” bayram coşkusu ile kutlanır.
Diğer bir gerekçe ise trafik engelleniyormuş. Bu gerekçe de birincisinde olduğu gibi inandırıcı değil. Çünkü Taksim Meydanı daha önce de defalarca trafiğe kapatıldı ama trafik hiç de tıkanmadı. Zaten her yıl 1 Mayıs’ta Emekçilerin oraya girmemesi için Taksim kapatılıyor, Taksim’e çıkan yollar ve caddeler güvenlik kuvvetleri tarafından tutuluyor ve o caddelerde kuş bile uçamıyor. Geçen yıl da sendikalar bu konuda gereken hassasiyeti gösterip trafiği en az etkiyecek biçimde yürüyüş kollarını ayarladılar ama aynı hassasiyeti yetkililer göstermediği içim “1 Mayıs” önce emekçilere sonra da bütün İstanbullulara zehir edildi. Hatırlayın geçen yıl İran
Devlet Başkanı Türkiye’ye geldiği zaman Ata’nın huzuruna çıkmaması içim görüşmeler İstanbul’da yapıldı ve neredeyse şehrin yarısının trafiği durduruldu -hatta bu durumdan İran devlet Başkanı bile rahatsız olup özür dilemek zorunda kaldı- ama kimse (yetkililer) o zaman trafikten bahsetmedi. Umarım bu yıl aynı hatalar yapılmaz ve Taksim emekçilere açılır.
Her yıl 1 Mayıs yaklaştığında Taksim’de yaşanan o acı olayların suçu sanki emekçilerinmiş gibi bir emek düşmanlığı yaratılmak isteniyor. 1977 1 Mayısında yaşanan olayların failleri hiç gündeme getirilmiyor.
Bazılarınız diyebilirsiniz ki bu ülkede başka meydan mı yok neden Taksim? Çünkü bu ülkede yaşayan ve alın teri döken milyonlarca emekçinin kalbi her yıl 1
Mayıs’ta Taksim’de atıyor. Çünkü bu insanlar 1 Mayıs’ı Taksim’de kutlayarak geçmişteki o kara günlerin izlerini silmek istiyorlar.
Bu sene 1 Mayıs’ı Türk İş Taksim’de kutlama kararı almış. Umarım geçen yıl olduğu gibi bu yıl da kararlarından dönmezler. Emekçiler 1 Mayıs’ta Taksim’de buluşacaklar ve orayı bayram yerine çevirecekler. Çünkü 1 Mayıs’ta KESK, DİSK, TÜRK-İŞ ve daha birçok dernek ve parti üyeleri 1 Mayıs’ı Taksim’de kutlama kararı aldılar. Geçtiğimiz yıl Türkiye’nin bütün illerinde emekçiler “1 Mayıs her yerde yüreğimiz Taksim’de” diyordu. Galiba bu yıl emekçilerin sadece yüreği değil kendileri de Taksim’de olacak.
Ahmet ÇETİN
|